30 Mayıs 2017 Salı

Kırmızılı Kadın Adaletsizliğe Karşı

“V for Vendetta”yle “Watchmen” gibi eserlere imza atmış olan Alan Moore onu çizgi romanında kullanmayı seçtiğine göre vardır zaten özel şeyler The Women in Red’de.

The Woman in Red, Mart 1940 tarihinde yazar Richard E. Hughes – çizer George Mandel ikilisi tarafından yaratıldı. Nedor Comics yayınevinin Thrilling Comics çizgi roman dergisinin içinde yer alan kadın kahraman yıllar sonra Alan Moore tarafından tekrar hatırlanarak comics dünyasına kazandırılmıştır.

Çizgi roman tarihçisi Trina Robinson’a göre Kırmızılı Kadın, comics tarihinin suçla savaşan ilk kostümlü kadın kahramanı olma unvanını elinde tutmaktadır. Ancak onun adını birçok kişi bilmezken kostümlü ilk kadın kahramnlar dendiğinde akla gelenler Phantom Lady (Ağustos, 1941), Wonder Woman (Ocak, 1941), Mary Marvel (Kasım 1942) oluyor. Yukarıda da yazdığım üzere Woman in Red’in çıkış tarihi Mart 1940’tır ve onlardan eskidir. Buna karşın yarı çıplak Fantomah adlı kadın kahraman Şubat 1940 yılında katılmış çizgi romanın kurgu dünyasına. Hani bu durumda ilk kadın kahraman olarak onu gösterebiliriz ama kadın kostümlü değil fazlaca doğal kıyafetli. Comics aleminin janrı kostüm giymek olduğundan bu noktada bir karışıklık yaşanıyor gibidir. Bununla birlikte Fantomah’ın yarı çıplak olmakla birlikte uçabilme, insanüstü kaba güç, kendini maviye dönüştürmesi ve kafasını mavi alevli bir kurukafaya dönüştürme gibi özel başka güçlere sahip olması onu kostümlü olmasa da comics tarihinin ilk kadın süper kahramanı yapmaktadır. Woman in Red’in az bilinmesinin belki de tek sebebi 1945 yılına kadar dergi içinde yer almasına karşın hiç kapakta resmedilmemiş olmasıdır.

Neyse, işte bu kadın kahraman adalet arayışında sahaya iniyor ve kendisine verilen emirleri körü körüne uygulayan meslektaşlarından farklı olarak gerçekten farklılık yaratmaya çalışıyor. Asıl mesleği polislik olan Peggy Allen kendisine gizli bir kimlik edinerek 1940’ların suç alemlerine dalıyor, soyguncu, mafya ve kaçakçılarla mücadele ediyor. Hem de kadın başına. İnsan olarak. Üstelik kıyafeti de çok ilginçtir. Bizdeki benzer kıyafeti giyenlerin pasifliğinin yanında bu kadın zihniyet farklılığının da simgesi gibidir adeta: Kırmızı başörtüsü, kırmızı eldiven, kırmızı manto ve kırmızı maske. Ne giydiğin değil ne kadar insan olduğun…!

Kırmızılı Kadın, kostümlü kimliğine bürünmeden önce olayları araştırıyor, daha sonra kılık değiştirerek (öğrenci, hemşire v.s.) olay yerinde keşif yapıyor veya içeriye sızmayı başardığı bir yöntemi tercih ediyor. Kendisi iyi bir araştırmacı, rol kabiliyeti geniş oyuncu, eğitimli bir dövüşçü ve 45’lik tabancası olan iyi bir atıcıdır. Alet edevatı hariç kendisinden bir sene önce ortaya çıkan Batman’le neredeyse aynı becerilere sahiptir.  

Kırmızılı Kadın, 1940 yılında Nedor Comics’le çıktığı macera dolu yolculuğunda farklı yayınevlerinde de yer almış zaman içinde. America’s Best Comics ve Dynamite Entertainment bunlardan ikisi.

Alan Moore, Kırmızılı kadının biyografisinde değişikliğe gitmiş, tarihçesinin yanı sıra dövüş becerisine uçma, enerji emme gibi özellikler katmıştır. Hatta onu etkisi altına alan kristla vasıtasıyla farklı güçlere de kavuşan Kırmızılı Kadın başını ve bedenini örten kostümü bırakarak daha rahat bir kıyafete bürünmeye başlamıştır. Yakın zamanlarda Kırmızılı Kadın üçlü kırmızılı kadın süper ekibinin parçası olmuştur: Scarlet Sisters (Kızıl Kız kardeşler) – Women in Red, Lady Satan, Masquerade (Miss Masque olarak da anılmaktadır).

***

Adaletsizlik karşısında direnç gösterebilen ve gözünü kırpmadan meydana inen Kırmızılı Kadın bugün bir sembol ve öncü olmuştur. İşin güzel tarafı Women in Red birçok eski süper kahraman gibi “kamu malı” olmuş, halka mal olmuştur. Hatta görüyoruz ki Kızıl Kız kardeşlerin meydana çıkmasında örnek teşkil etmiştir.




2 Ocak 2017 Pazartesi

İkiyüzlü Adalet Arayışı

İki yüzlülük şu sıralar "Avrupa terör konusunda çok iki yüzlü" şeklindeki tümcelerde çok yer ediyor olsa da bu sözü sık kullananların dönüp kendine bakmıyor oluşunu çok ilginç buluyorum. İnsan katledilen insanlar arasında ayrım yapıp kendini nasıl iyi hisseder şaşıyorum. 

Ama asıl konu bu değil. Ele alacağım konu çarpık ve sapkın adalet arayışı içinde olan Batman düşmanı Two-face. Gerçi onun iki yüzü gerçek bir iki yüz durumu. Fiziki bir iki yüzlülük. Hani affedilebilir bir yanı var adamın.

Asıl adı Harvey Dent olan karakter için yaratıcısı Bob Kane bakın ne demiş:

Bob Kane, Twoface karakterini yaratmadan önce çocukken izlediği Robert Louis Stevenson'ın romanı "Dr Jekyll ve Mr Hyde"ın 1931 yılı beyazperde uyarlamasından etkilendiğini söyler. Bill Finger'la Twoface'i yarattıklarında romanını henüz okumamış olduğunu da ekler. Bununla birlikte iki kez ele alınan "The Black Bat" adlı karakterden de etkilenildiği de bilinir. İlki 1933-1934'de yayınlanmış olan pulp-roman serisinin tam adı "Black Bat Detective Mysteries". 1939 yılında ise ikinci seri başlıyor ve "Black Book Detective" adını alıyor. Bu defa karakter değişiyor ve serinin kahramanı Bölge savcısı Anthony Quinn'dir. 
Bu karakterin bir gün mahkemede yüzüne kezzap atılır ve o adalet'le suç'un sorgusunu yapan hafif tırlak bir kahramana, Black Bat'e dönüşür. İşte bu şekilde DC Comics'ten Batman'in köklü düşmanı, Twoface Detective Comics'in 66. sayısında (Ağustos 1942) okurların karşısına uyarlanır. Harvey Kent olarak başlayan yaşamı daha sonra "Clark Kent"le karışmasın diye Harvey Dent olarak da değişir. (alıntı: Mahkemede Şiddet ve TWOFACE)

15 Aralık 2016 Perşembe

Lezbiyen Şehit: Martyr

Amerikan çizgi roman endüstrisinin karakter üretmek için izlediği çeşitli yollar olduğunu biliyoruz artık. M. Chabon, “Kavalier ve Clay” adlı muhteşem romanında bu endüstrinin doğumunu ve gelişimini kurgularken saptadığımız konuları sıralamıştır: Her tür hayvandan, tarihsel/mitolojik karakterden ve bilimsel verilerden faydalanılmış ilk zamanlar. Sonra da bu alışkanlık haline gelmiş. Bu yaratım modelinde kimi zaman elle tutulur işler çıkmış, kimi zaman da bu mudur yani diye sorduranlar. Martyr, yani Şehit’in bu bağlamda konumu tartışılmalıdır.


 Şimdi Şöyle Bir Bakalım…

Comics dünyasında isim bulmanın birkaç yolu vardır.

1 – Güçlere göre isim: Superman örneğinde olduğu gibi. Kimsenin yapamadığını yapan bir figüre bulunabilecek en uygun isim.

2 – İşlevsel isim: Batman mesela. “Karanlıkta kal, korkut, yakala” misyonuna uygundur ismin işlevi. Bülbül adam işleve uymazdı örneğin. Yine Punisher…

3 – Gücün kaynağına göre isimler: Örümcek adam, Captain Atom v.s.

4 – Temsil/Sembol işlevi: Captain America gibiler

5 – Tarih/Mitoloji: Thor, Hercules, Ares v.s.

6 – Uydurma isimler: Bilimkurgu ve fantastik alemlerde kullanılanlar çoğunlukla Groot, Dormammu, Drax v.s.

7 – Göndermeler: edebiyat, klasikler, sinema v.s.

8 – Aman bu kavram bizim yayınevinde kullanılsın ilk: Uydurma isimler ve el değmemiş kavramları rakip yayınevine kaptırmama girişimiyle ortaya çıkan karakterler.

Bence “Martyr” karakteri son grupta yer alıyor. Bunun başlıca sebebi de gücüyle veya yaşantısıyla ismin ilişkisinin olmamasıdır. Ne sembol olarak, ne uydurma olarak, ne tarihsel/mitolojik bağlam, ne gücün kaynağı… Ortada bir karakter var ve bu karakterin değişen isimleri arasında bence en havalısı ama bir o kadar boşu da bu. Oysa diğer isimleri güçleriyle de hayli ilişkilidir.

Kısa Bir Tarihçe

Marvel Comics karakteri Martyr, gerçek adıyla Phyla-Vell, aslen uzaylı Kree ırkı kökenlidir. Peter David’le Paul Azateca ikilisi tarafından yaratılmış 2004 yılında Captain Marvel dizisi 16. sayısında okurla tanıştırılmıştır. Marvel Comics efsanevi karakteri Captain Mar-Vell’in kızıdır ve erkek kardeşi Genis-Vell’İn ardından bayrağı devralarak comics dünyasının Captain Marvel’i olmuştur.

Ancak zaman içinde bazı değişiklikler yaşamış bir süreliğine Quasar adlı kahramanın görevini devralmıştır.

Son olarak Guardians Of The Galaxy grubuna üye olduğundaysa elinde kılıcıyla adalet  dağıtan kozmik bir kahramana dönüşmüş, Moondragon adlı kadın kahramanla aşk yaşamış, onu Orfeusvari bir yolculuğun ardından ölümden geri getirmiş ancak kısa süre sonra tuzağa düşürülerek dirilttiği Thanos’un ilk kurbanı olmuştur. Sevdiği kadını ardında bırakarak hayata gözlerini yumduğu tarih 2010’dur ve ne yalan söyleyeyim içimde bir burukluk bıraktığı tarih de işte odur…


İrdele İrdele Nereye Kadar?
Görüldüğü üzere karakterin kısa tarihçesinde “şehit” statüsüne girebileceği bir tek nokta yoktur. Hani Amerikan sözlüklerinde nasıl tanımlanmıştır bilmiyorum ama “Şehit” sözcüğü Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse” olarak tanımlanmış. Bu tanıma göre isimle; en azından comics bağlamında, bir ilişki-işlev bağı arıyor insanın gözü ki burada görüldüğü üzere bu yok…

Kendi adıma ben ismi çok havalı buldum. Kadın bir kahraman, elinde kılıç, cinsel tercihini özgürce seçmiş, gözünü budaktan ayırmadan mücadele de ediyor… Hani amaç bir çizgi roman karakteri üzerinden kadın cinsiyetini kutsamak ve yüceltmekse tamam. Sevdiğim bir yaratıydı, sonuna kadar arkasındayım. Ama gördüğüm o ki amaç belli değil ve ölmesinin dışında “şehit” olmasını sağlayacak hiçbir gerekçe yok!


Özetle demem o ki her aklımıza gelen kavramı her yerde kullanmamak, içini boşaltmamak, kutsiyetine tecavüz etmemek son derece yerinde olacaktır. Veya ucuz işlevsellikler yaratmak yerine kavramları doğru yerde kullanmak daha etkili olacaktır.  

12 Aralık 2016 Pazartesi

İktidarını Korumak İçin Teröre Sarılan İnsan Dışı Yaratıklar: INHUMANS

Inhumans (İnsandışılar) ırkı okuyanların yakından bildiği üzere Marvel Comics’in son dönemlerde tozlu raflardan alarak göz önüne çıkardığı kurgusal bir çizgi roman dizisidir. Bugünlerde Türkçesini de okuyabildiğimiz dizinin dilimize kazandırılmamış olan yakın zaman hikayeleriyle Marvel açısından önemli işlevi olduğu bu nedenle belki çok bilinmeyebilir. İktidar sorunu yaşadıkları dönem ve teröre bel bağlamaları işte tam da bu bilmediğimiz dönemdir.

Stan Lee – Jack Kirby ikilisi yaratısı olan Inhuman ırkı ilk kez 1965 yılında Fantastic Four’un 45 sayısında oraya çıkmış. Bu sayıdan önce ise kraliyet ailesinden Medusa ve Gorgon ortaya çıkmış. Ancak Inhumanların şehri Attilan’ın ortaya çıkışı 1941 yılına dayanmaktadır. Adeta dolgu malzemesi olarak Captain America dizinde yer alan Jack Kirby yaratısı Tuk the Caveboy’un karelerinde okura sunulan Attilan şehri taş devrindeki ileri bir uygarlık olarak tanımlanmıştır.

Inhumanların ortaya çıkışına bakarsak bunların birilerinin eliyle yaratıldığını görürüz. Diğer ırklar ve türler gibi bir gelişimleri yoktur. Kree adlı uzaylı ırkının kirli işlerini yapmaları için yaratılmış bir ırktır Inhumanlar. Bu ırkın her bireyinin farklı olağanüstü güçleri vardır. Hatta bu farklılık öylesine barizdir ki taş devrinden itibaren farklı dinlerin mitolojilerini süsleyen karakterler olarak sembolleştirilmişlerdir. Ve ama fakat bu ulvi yanlarını bir kenara bırakırsak bunlar aslında kimseye hayrı olmayan silahlar olmak üzere dizayn edilmişlerdir. Bu süreç şöyle işlemektedir: Normal bir insan hayatı süren Inhuman bireyleri zamanı geldiğinde Terrigen Gazına maruz bırakılırlar. Bu gaz onlara olağanüstü güçlerle birlikte olağanüstü bir görünüm de kazandırmaktadır. Ancak hemen altını çizmekte yarar var, onları yaratan Kree bilimi onları hiçbir zaman kullanmamıştır. Bunun yerine dünyalıların başına bırakmıştır. Belli ki bu tarz insansı maşa silahların bir zaman sonra sahibine dönebileceğinden korkmuşlardır… Bilemiyorum ama döndüklerini düşünürsek haklı olduklarını söyleyebiliriz…  
Özellikle Fantastik Four maceralarında kendilerine yer bulmuş olan Inhumanlar kısa öyküler dışında ilk defa şu son 10-15 yıl içinde aktif ve işlevsel bir rol kazanmışlardır. Bu saate kadar ancak figüran olabilmişlerdir.


Inhumanların (İnsandışılar) başında Black Bolt adlı bir lider vardır. Bu karakter ses gücüne sahiptir. Karizmatik bir adamdır ve ama fakat ne zaman ağzını açsa ortamda ya patlama olur, ya insanlar sağırlaşır ya da ölümler olur. O yüzden olsa gerek konuşmaması tercih edilir. Ve bu çok yerinde sağduyulu bir davranıştır.

Gelelim şu son 10-15 yıllık sürece…

Inhumanslar özünde iyi yaratıklardır. Silah olarak üretilmiş olsalar da içlerinden sadece deli olarak da anılan Maximus ve arada bir yanına çektiği ekibin dışında zarar verici kimse çıkmamıştır. Yakın zamana kadar daha çok laf olsun torba dolsun türü maceralarda ortaya çıkmış sayfalara renk katmışlardır.

Ancak gün gelmiş işler değişmiş. Jae Lee gibi ustaların elinden çıkan kısa serilerde boy göstermeye başlamışlardır.

Derken tarihler 2010’u gösterdiğinde işler değişmiş, yeni kurulan Guardians Of the Galaxy ekibiyle kesişen maceralarda ve gittikçe gelişen ve değişen, işlev kazanan Marvel kozmik evreninde önemli roller edinmeye başlamışlardır.

Özellikle War of Kings crossover’ı bir bakıma milat kabul edilebilir.

Inhumans ırkı kralı Black Bolt’un uzaylı Skrull ırkına esir düşmesinin ardından geçirdiği travma birçok olayın başlangıcı olur. Bu olay Secret Invasion’da gerçekleşmiştir. Black Bolt esir tutulduğu dönemde ciddi psikolojik dengesizlikler yaşamış, geri döndüğünde de aldığı kararlarla bunu bir bakıma evrene yansıtmıştır.

War Of Kings hikayesinde Black Bolt ani bir kararla Inhuman ırkını yaratan ve bir başına dünyada bırakan Kree ırkına saldırma kararı alır. Kardeşi deli Maximus’un bilimsel dehasını arkasına alarak Attilan şehrini uzay gemisine dönüştürür ve tüm ırkını alarak dünyadan ayrılır. Yola çıkışlarında ilk yaptıkları şey karşılarına çıkan Skrulları yok etmek olur. Sonrasındaysa Kree donanmalarıyla çarpışarak ana gezegene ulaşır ve krallığını ilan eder. Böylece pasif Inhuman ırkı bir uzay imparatorluğunun başına geçer. Bunu da resmileştirmek için kraliyet ailesi ferdi Crystal adlı kadın kahramanla (Quiksilver’in eski eşi, çocuğunun annesi, Johnny Storm’un eski aşkı ve eski Avengers üyesi) Kree ırkının şampiyonu Ronan arasında bir evlilik planlanır.

Ancak bu arada hikaye X-Man sayfalarından kopup gelen bir karakterle kesişir. Cyclops ve Havok’un sonradan ortaya çıkan kardeşi Vulkan bu maceraya ortak olur. Rise and Fall of the Shi'ar Empire adlı macerada dünyadan ayrılan sosyopat Vulkan Kree’lerin can düşmanı Shi’ar imparatorluğunun başına geçer. Guardians of the Galaxy ekibinin de dahil olduğu ve X-Man’in de başrol oynadığı macerada Xavier’in eski sevgilisi imparatoriçe Lilandra esir düşer.

Bu da bizi Inhuman – Kree düğününe gerçekleşen Shi’ar baskınına ve başlayan savaşa götürür.

Black Bolt ve Inhumanlar kree destekli büyük bir savaşa girişirler. Bu savaşın bir yerinde Black Bolt sesiyle çalışan bir bombayı faaliyete geçirerek Vulkan’ı ve kendisini öldürür. Ancak bu arada uzay ve boyutlar arasında bir yırtığa neden olur ki buradan ortaya çıkan “canserverse” yaratıkları canlı bünyeleri zehirlemeye başlar herkesi canavara dönüştürürler.
İşte böylece bir tür barışın ortaya çıkar. Sh’iar imparatorluğunun başına bir deliye hizmet etmek ve çok saygı duyduğu imparatoriçe Lilandrası ölen Gladiator geçmek zorunda kalır.
Bu arada Inhuman yönetimi altındaki Kree’de durum biraz daha karmaşıktır.

 Ve terörden beslenen insandışı iktidar meselesi!

Realm Of Kings crossover’ı bir bakıma tek bir soruna odaklanmış gibi görünmektedir: Evrene yayılan Kanser yaratıklarının yok edilmesi ve uzayda açılan boyut kapısının kapatılması/onarılması.

Bu macerada GOTG, Nova, Imperial Guards, Son Of Hulk dahil olurlar. Bu kesişmelerde Warlock’un kötü yanı Magus ciddi sorunların hazırlayıcısı olarak görünür ve Thanos ölümden döner…

Bunun yanında da terör saldırıları Kree imparatorluğunu rahatsız etmeye başlar. Inhuman ve farklı Kree teröristler durmadan sivil halka saldırır, insanları öldürürler. Buna karşın hazırlıklı olan Inhumanlar “Inhuman Elite” adlı ekiple bu saldırıları püskürterek her geçen gün daha da kahramanlaşır.

Ancak gerçeğin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır ya hani, buradaki gerçek de ortaya çıkar. Bu terör saldırılarında yer alan tüm teröristler aslında robotturlar ve Kraliçe Medusa’nın emriyle deli Maximus tarafından imal edilmişlerdir.

Kraliyet ailesinden Crystal’la kocası Ronan’ın ortaya çıkardığı bu gerçek Medusa’ya sorulur…

Medusa “Yönetimde boşluk var, halk bunu düşünmesin diye dikkatlerini dağıtıyor her daim kahraman kalıyoruz” minvalinden bir açıklama yumurtlayarak durumu kurtarmaya çalışır. Böylece beceriksiz yönetimin her türlü ayıbı halkın her daim “birlik olma” adı altında ağıla çoban köpeğince sıkıştırılarak sokulması benzeri bir yöntemle yönetildiği ortaya çıkar. Halk ölümlere alıştırılır, hep maşanın maşası olanların saldırıları beklenir, alışılmış lakırdılarla “mutlu günlere” yelken açılır…

Sonra ne mi olur?

Bu konuşma hiç tamamlanamaz… Crystal’in emeller arttıkça amellerin azaldığı, nefislerin azgınlaştığı ortamda “Bunu nasıl yaparsınız? Masumlar öldü!” sorusu bir bakıma havada asılı kalır çünkü savaşları sırasında ortaya çıkardıkları ve kanser olarak yayılan vahşet kapılarına gelir, dikkatler oraya yönelir. Hikaye bununla sonlanır.

Peki bu masum canların hesabı sorulur mu? Hayır sorulmaz! Hesap veren de olmaz bildiğim kadarıyla. Marvel evreni “kahraman” olarak sunduğu bu insandışıların yediği haltı ne yazık ki “görmezden gelmeyi” tercih eder… Ha, Crystal karakteri de bununla ilgili bir şey yapmaz onu da belirteyim. Ölen öldüğüyle kalır iktidar yediği haltla…

War of Kings’in ardından neler oldu bilmiyorum. Ne oldu da oralara gidip savaş başlattılar, binlerce canlıyı öldürdüler, iktidarlarını korumak için her tür pisliğe bulaştılar sonra da dünyaya neden döndüler hiç bilmiyorum. Ama döndüler…

Ülkemizde Gerekli Şeyler’in yayınladığı dizide de görüleceği üzere yine önemli görevler alan Inhumanlar hiç kimseye sormadan milyonlarca insanı kendileri gibi Inhuman yapacak olan Terrigen gazını saldılar dünyaya. İnsan hakları, seçme hakkı, yaşam şekline saygı falan hak getire… Adamlar saldı gazı, milyonların düzenini yok edip kendilerine benzetip özel nesiller yetiştirmenin peşine takılıp paçalarını kurtarmanın derdine düştüler…

Özetle

X-Man’in ortaya çıkışı nasıl ki “faşizm” ve “ırkıçılık”la mücadele esasına dayanıyor idiyse Inhumanların son hali maalesef; çok severek takip etmeme rağmen söylüyorum, hayli totaliter bir rejimin yansıması gibidir. Üstelik de “olumlanan” bir yansımadır… Bir iktidarın devamının her tür birey hakkının önünde olduğu görüşü ağırlık taşımaktadır dizide. Bunun dışındaysa macera ve kurgu olarak oldukça akıcı ve heyecan vericidir… 

Dedim ya, ben seviyorum diziyi. Ama arada ilettiği karışık mesajları da çok görmezden gelmeyin bilinçaltınız olumlu olarak görmeye başlamasın. Hele bir insandışı bir iktidarın kendi planlarını uygulamak için terörü kullanarak sivilleri veya güvenlik güçlerini öldürtmesi… Hiç görmezden gelinmesin!

30 Kasım 2016 Çarşamba

JLA: Tarikat Okulları ve Çocuklar

Ne kadar idealist ve adil olurlarla olsunlar kahramanlar da hata yaparlar. Bu hatalarının bedelini yeri gelir acıyla öderler. Olmadı hatalarından ders çıkarır bir daha tekrar etmemeye çalışırlar. İşin güzel tarafı uzaylı da olsalar, robot da olsalar, insandışı da olsalar “özeleştiri” yapabilecek kadar insandırlar. JLA’nın “tarikat okulu”nu polise, denetleme kurumu memuruna, özetle devlete karşı savunmaya kalkışmaları da işte bu hatalardan ve aldıkları derslerden biridir.

1987 yılında kurulan Keith Giffen, J. M. DeMatteis, Kevin Maguire Justice Legue International okuyanların bildiği üzere son derece eğlenceli bir dizidir. Justice League, America ve Europe olarak da ayrılan grubun elemanları arasındaki yeni nesil gençler ve ikonik olmaktan hayli uzak kişilikleri bulunduğunu da yine herkes hatırlar eminim.
İşte bu dizi son derece üzücü (kalitesiz) bir finalle sonlanırken aralarında Superman’le Batman’in bulunduğu hayli ikonik ve tanrısal bir ekibin toplanma tarihi 1997’de gerçekleşiyordu.

Grant Morrison’un başını çektiği o dönemin ilk öyküsü uzaydan gelen ve dünyayı kurtarmaya çalışan karakterlerle mücadele olmuştu. Arkabahçe’nin dilimize kazandırdığı bu ilk sayının ardından yine aynı ayarda tanrısal ve ilahi uzay güçleriyle savaşlar doldurmuştu diziyi. Fazla abartılı ve olağanüstü ötesiydi bazı öyküler ama olsun, yine de kendi türü içinde bir bütünlüğe sahipti ve hoştu diyebilirim.

Derken alternatif evren/tarih ve kişilik bölünmeleri ve dünyayı yönlendirme ve kurtarma maceraları girmişti araya.

Derken dizinin ayakları yere basmaya başladığında artık tanrısaldan çok insani kahramanlar ön plana çıkmaya başlamıştı dizinin ortaları geçilirken. Finale doğru da klasik DC JLA’sını okumaya başlamıştık. Ve elbette okuru soğutmaya yönelik sıkıcı öykülerin ardından da bu dizi sona ermişti. 126 sayı sonra vedalaştı dizi…

Tarikat ve Çocuklar

2003 yılında başını yazar Joe Kelly ile çizer Duncan Rouleau’un çektiği ekip ilginç bir konuya el atarak 80, 81 ve 82. sayılarda tamamlanan bir öyküye imza attılar: The White Rage

Olay bu ya, Amerikanın göbeğinde “The Safe Haven Collective” adlı bir tarikat süper güçleri olan çocukları koruma ve geliştirme maksatlı bir okul açmışlardır. Bu tarikatın başında süper güçleri olan Shephard (Shepherd’la sesdeş - Çoban) ile eşi Vela vardır. Devletin müfettişlerinin ve polislerinin kapıdan girmesini engelleyen bu ikili bu uğurda büyük belalar çıkarmaya hazırlanmaktadırlar. JLA takımı bu okulda olay çıkmaması için aracı olmaya gönüllü olurlar. Okulun içini gezer okulu güvenli bulurlar. Hatta polisle zıtlaşırlar.

Derken işin aslı ortaya çıkar. Bu okulu kuran tarikatın liderleri de baş elemanları da Ubermensch, Fleshburn, Great White, Hel, Zaladin, Clockwatchers, Mouth, Manson olan Axis America adlı faşist ekiptir ve dertleri bu çocukları kullanarak; gerekirse ölümlerine neden olarak, kendilerine çıkar sağlamaktır.

JLA takımı bu gerçeği fark edince hemen mücadeleye girişirler. Ancak okulda işler karışıktır. Beyni yıkanan bazı gençler polisle çatışmaya girerken polis de hiç acımadan gençlere ateş açmayı tercih etmiştir.

JLA hataysını düzeltmek ve o gençlerle çocukları kurtarmak için ölümüne mücadele etmek durumunda kalır.

Bu Maceradan Çıkarılacak Sonuç


TARİKATLARI ÇOCUKLARDAN UZAK TUTUN!

31 Ekim 2016 Pazartesi

Gazeteyi Basan ve Gazeteci Döven Solucan

Gün gelir basın birilerinin dostu, gün gelir hasmı olur. Bunu zaten magazin basınından biliyoruz. Ünlü kişi işine geldi mi haberini yapsınlar, onu daha meşhur kılsınlar diye basını göklere çıkarır, önemli ve özel (!) bir yerine dokundular mı ağzına geleni söyler. İkiyüzlülük galiba bu haberci-haberi yapılan ilişkisinin fıtratında var. İşte gazete basan ve gazeteci döven Solucan da tam bu ilişkinin merkezinde yer alıyor.

Astro City adlı çizgi roman basıldığında eminim Türk okurlarının büyük bir kısmı ondan haberdar olmamıştır. Oysa ben ilk hikayede yer alan Samaritan adlı kahramanın öyküsünü okuma şansını yakaladığımda aklımın yerinden oynadığını hissetmiştim. Hikayede bir adam göklerde özgürce çırılçıplak, uçtuğunu görüyordu rüyasında. Sonra saatin alarmı çalınca adam uyanıyor, kalkıp kostümünü giyiyor, pencereden dışarı uçarak defalarca dünyayı kurtarıyordu. Akşam olduğundaysa yatak odasına dönüyor, soyunuyor, yatağına giriyor ve yine özgürce, çırılçıplak uçtuğunun rüyasını görüyordu.

Kurt Busiek’in kaleme aldığı Astro City hikayelerinde süper kahraman mitolojisine insanca bir pencere açıldığına tanık oldum. Yaşlı, emekli, genç ve zıpır, aşk arayan kadın, beyaz palyaço makyajı altındaki siyahi karakter, sıradan halkın günlük yaşantısı içinde yer alan kahramanlara ve mücadelelerine tanık oluşları hep insanca açılardan ele alınmışlardı. Yine uçuyor, ışın atıyor, farklı tiplere dönüşüyor, kostüm giyiyor, fantastik teknolojiler kullanıyordu kişiler ama kahramanların hep hassas noktalarına dokunuluyordu okuyucuyu da içine alan.

İşte bu dizi ilk kez 1995 yılında Image Comics logosuyla ortaya çıkmış. Astro City benim en sevdiğim hikayelere ev sahipliği yaptığında Homage Comics logosunu taşıyordu. Şimdilerde Vertigo yayınlarınca sürüyorsa da bir süreliğine Wildstorm dizisi de olmuş.

Kahramanların insansı yanlarına dokunan bu dizi kendine özgü bir mizahı barındırmakla birlikte doğrudan olamamakla birlikte alışılmış ve kalıplamış süper kahraman ekolünün inceden inceye eleştirisini de yapıyor gibidir. Superman’e benzeyen Samaritan, Joker’le Batman karışımı olan palyaço görünümlü gizemli siyahi kahraman Jack in the Box, Wonder Woman havasındaki Winged Victory, Fantastic Four izdüşümü olan The First Family ve diğerleri.

Diyorum ya, insansı yanlar… Elbette bu hikayelerde sadece kahramanların insanca yanları ele alınmıyor. Kötü adamların da insansı yanları ele alınıyor.
Bunların içinde en çok eğlendiğim tip yaşlı bir adam olmuştur örneğin. Basit bir apartman dairesinde yaşayan adam o civarda dolanan bir süper kahramanın zıpırlığına katlanamıyordu… Bu arada adam uzaylıydı ve kılık değiştirmişti, ırkı da dünyaya saldırı için hazır bekliyordu. Okunması gereken bir hikayedir.

Solucan…

Glowworm, hani şu gazete basan ve gazeteci döven yaratığa gelirsek onun olayı çok ilginç. Kendisi alt bedeni solucan, üst bedeni insansı görünüme sahip, yeşil ışık saçan irice bir tiptir. Parlaklığını sağlayan enerjiyi düşmanını yakmak üzere yönlendirebilme becerisine sahiptir. Ve kendisi The Unholy (Dinen Kutsal Olmayan) Alliance grubunun bir üyesidir. Hırsızdır, kabadayıdır, gücünü hunharca kullanmaktadır.

Astro City’nin vol 1 4. sayısında ilk kez görünen yaratık daha sonra 2000 yılı Martında Homeage logosu altındaki 21. sayıda ortaya çıkmış ve bir gazeteciye saldırmıştır.
Kurt Busiek’in yazdığı, Brent E. Anderson’un çizdiği sayı çizgi roman içinde çizgi romanla başlıyor. Kurt gazeteci Monkton kahramanları konu alan bir dizi çizgi roman hazırlatmaktadır ve meslektaşına bu sayfalarını gösterdiği çizgi romanda kötü adam Glowworm koyu yeşil olarak renklendirilmiştir.


Bu renk farklılığı başına iş açacaktır. 

Glowworm, işin kurdu olmuş gazetecilerin konuşma yaptığı çizgi roman fuarındaki paneli basarak Monkton’u evire çevire döver. İşin ilginç tarafı yaratığa dönüşmeden önce siyahi olduğunu ve onun yer aldığı çizgi romanda beyaz olmakla ve ırkçı olmakla itham edildiği için kızdığını ifade eder. Annesinin o çizgi romanı okuyunca nasıl üzüleceğinden dem vurur. Tabii Monkton ona “Hırsızlıklarını duyunca üzülmüyor mu yani annen?” diye sorar. Bu da yiyeceği dayağı arttırır.

Bu arada ahlaklıdır da yaratık “Çocuklara yalanlar anlatan” kişi olmakla itham eder Monkton’u döverken. Sonra da, dayak işi bitince döner arkasını ve “Şimdi gidip o çizerle yazarı bulup halletmeliyim” der o ayrı.

Solucan sahneden çekilir.

Hikayenin devamında gazeteci Monkton’un hastanede hala gülümsediğini görürüz alçılar içindeyken. Pes etmemiştir. Ama bu ertesi gün bütün gazete binasının başka bir boyuta ışınlanmasını da engelleyemeyecektir. Belli ki birilerini hayliden fazla kızdırmıştır haberleriyle…


Astro City ülkemizde basılsa okur bulur mu bilmiyorum. Ancak ben alıcısı ve takipçisi  olacağımdan eminim. Bir bakıyorsunuz bir hikayede çok önemli bir gazete haberinin üstü örtülüyor, bir bakıyorsunuz bir başka hikayede gazeteci dövülüyor. Bir bakıyorsunuz bir Solucan kendini fasulyeden nimetten sayıyor.

Bulursanız okuyun: Astro City by Kurt Busiek


Not - Kapakların hepsi hayran olunası Alex  Ross

25 Ekim 2016 Salı

Kötü Adamdan Başgan Olmaz

Bakışları çirkin, konuşması çirkin, iç dünyası çirkin, hırslı, kıra döke ilerliyor hayatta üstelik sürekli zenginleşiyor… Bir de devletin başında ve bu aşamaya “ben o bildiğiniz insan değilim, ben iyiyim, eski ben kötüydü” diyerek geldi. Bütün insanları kandırdı. Başgan oldu. İçiyle dışının bir olduğu, sözlerinin yalan olduğu ortaya çıktı, hak ettiği gibi de devrildi.

Action Comics’in 23. sayısında Superman’in düşmanı olarak ortaya çıkan Jerry Siegel – Joe Shuster yaratısı Lex Luthor ilginç bir kurguyla yaşam buldu hayatımızda. Öncelikle bu deli dahi ilk çıktığında saçlıydı. Üstelik kızıl. Kel hali daha sonra çizildi. Yıllar sonraysa uzun kızıl saçlı haliyle karşımıza çıktığında kendisinin oğlu kılığındaydı.

Lex Luthor, Superman’i yok etme saplantısıyla dehasını insanlığın yararına kullanmak yerine sürekli olarak kötülük için kullandı. İnsanlığa hizmet etmek yerine kötü güçlerin kuklası olmayı tercih etti. Daimi olarak yok edici aletler, makineler icat edip durdu. Üstelik tek başına yetersiz kaldığı noktalarda kendi gibi adamları etrafına toplayarak kötü adamlar birliği kurarak kahramanları yok etmeye çabaladı. Injustice Gang, Injustice League, Secret Six, Secret Society of Super Villains, Intergang gibi yasa dışı grupları ya kurdu, ya yönetti ya da üyesi oldu.

Bu süreç içerisinde sürekli kaybetti. Önünde diz çöktüğü kötülük onu hiç koruyamadı. Luthor buna rağmen azmini hiç yitirmeden ona hizmet etti. Gün geldi vatandaşların üzerine yaratıklarını saldı, gün geldi kendi adamlarını dövdü tokatladı, gün geldi sinir krizleri geçirerek bağırdı çağırdı. Ama hep kötülüğe hizmet etti.

Halkın Başganı

Ancak tarihler 2000’i gösterdiğinde bir sürpriz yaşandı. Lex Luthor gibi kötü bir adam sonunda tutuklandı. İçeri atıldı ama öldü. Sonra anlaşıldı ki aslında ölmemişti. Tutuklandığında ölen morgdaki ceset de Lex Luthor’du ama orijinali değildi… Kafanız mı karıştı? Açıklayayım: Ölen kişi Lex Luthor’un klonuydu!

Lex Luthor avukatları aracılığıyla bu durumu açıkladı ve mahkemece aklandı. Luthor böylece “o eski kötü ben değilim, ben değiştim, ben geliştim, ben aslında iyiyim” deme fırsatı yakaladı ve mağduru oynayarak başkanlık için adaylığını koydu. Ne oldu dersiniz? Bu numarayı yiyen kamuoyu ona oy verdi ve onu devletin başına başkan seçti.
Başta Superman olmak üzere tüm kahramanlar bunun altından ne çıkacağını beklemeye başladı tabii. Ama yine de başkanlık makamına saygıdan kimse ses çıkarmadı. Üstelik elini bile sıktılar.

Halk Kahramanı

Luthor iyi biri olduğunu göstermek için kurduğu vakıfla yardımlara başladı. Hemen her alanda insanlara yardım ediyordu. Bunların en büyüğünü Gotham halkına gerçekleştirdi. Depremde yerle bir olan ve Senatonun “İnşa edilmemeli” kararı aldığı Gotham’ı tek bir kararla yeniden inşa ettirdi. Böylece kamuoyunu arkasına alan Luthor asla durdurulmayacak ve adını tarihe altın harflerle yazdıracak gibi oldu.

Fosil yakıtların kullanımı konusunu Kongreye kabul ettiren, Luthor, daha sonra Gotham’a el attıysa da inceden inceye işler çevirmeye başladı. Örneğin, Bruce Wayne’in sevgilisi Vesper Faircild’in öldürülmesini sağladı. Daha sonra da “Our Worlds At War” crossoverında uzaylı istilasını bildiği halde kahramanlara haber vermeyerek Kansas - Topeka’nın yerle bir edilmesine izin verdi. Yavaş yavaş asıl kişiliği görünür olmaya başlıyordu. Söylediği yalanlarla kendini kamuoyuna sattığı sütten çıkan ak kaşık hikayesinin sonu geliyordu.

Halk Düşmanları

Evet, “düşmanı” değil “düşmanları”! Çünkü Arkabahçe Yayıncılık’ın dilimize kazandırdığı hikayenin adı “Halk Düşmanları” (Public Enemies) ve düşman olarak gösterilenler Superman’le Batman’di.

Bu hikayede dünya tehlikedir. Ancak saplantılı ve kafası bulanık Luthor dünyaya yaklaşan dev meteorla ilgileneceğine Superman’i öldürtmenin peşindedir. Adeta “son yapacağım iş de olsa” modundadır.

Bşganlık sıfatının ardına sığınan Luthor önce kahramanların peşinden kriminal suçlu süper karakterler gönderir. Onlar kaybeder.  Sonra Başganlık makamına saygı duyan bir grup kahramanı görevlendirerek Superman’le Batman’in peşinden gönderir. Captain Atom’un başı çektiği ekip mücadeleye başlar. Ancak işin içinde Luthor vardır ve sonuç olarak saf değiştirirler. Son olarak ise Shazam’la Hawkman saldırır kahramanlara. Bu arada Batman’le Superman’in genç yardımcıları beyaz saraya sızarlar. Ama Luthor onları bertaraf eder.
Güç delisi, Lex Luthor, Başganlık makamına da ulaşmanın rahatlığıyla olsa gerek uzun zamandır kullandığı bazı zehirli kriptonit bazlı karışımlarla süper güçler kazanmıştır. Kazanmıştır ama yavaş yavaş da akıl sağlığını kaybetmeye başlamıştır. Dünyanın büyük tehlikede olduğu zamanlarda hala bencilce davranması ve kamu çıkarını kendi çıkarlarının gerisinde tutması bunun bir parçasıdır. Adalet dağıtıcılarını yanıltması, güvenliği sağlayan insanları birbirine düşürmesi ve ikiye bölmesi de bunun bir parçasıdır.

Her şeyi Kişisel Algılar

Luthor sonunda öyle delirir ki üzerine giydiği son derece güçlü zırhla kahramanları öldürme işini kendisi yapmaya karar verir. Adam dünya lideridir artık, O, o zihinde ve “Dünya insanlarına sesleniyorum” diye çıkar ortaya. İnsanlığı kurtarmanın peşindedir o çarpık beyniyle.

İçinin Çirkinliği Yüzüne Vurunca 

Bundan sonrası harikadır. Luthor Başgan, Başgan olduğunu hemen her cümlede kullanmaya başlar: “Ben BAŞGANIM”!

Daha sonra kahramanlardan hak ettiği sopayı yer, binası temelinden havaya uçar. Üzerindeki uyduruk güç zırhıyla molozların içine düşer ve içinin çirkinliğinin yüzüne vurduğu kareyle başganlık macerası biter.

Kötü Adamdan Başgan Olmaz

Bakışları çirkin, konuşması çirkin, iç dünyası çirkin, hırslı, kıra döke ilerliyor hayatta üstelik sürekli zenginleşiyor…

Kaynaklar –

ActionComics 773
Adventures Of Superman 586
Superman & Batman (2009 yılında animasyona uyarlandı)
Superman: Lex 2000

29 Ağustos 2016 Pazartesi

"Che" Demişken Julia'ya Bakalım Az

Çizgi Düşler tarafından basılan ve ama ağır aksak sattığı için bir türlü düzene giremeyen Julia çizgi roman dizisi efsanevi Ken Parker dizisinin yazarı Giancarlo Berardi imzalı öykülerini sürdürüyor. Ve yine dönüp dolanıp hayata dokunuyor. Julia'nın 11. cildinde yer alan "Aile Sırları" hikayesi Che Guevara'nın ölüm tarihiyle başlıyor.

Julia, 1998 yılında yazar Giancarlo Berardi'nin bir yaratısı olarak yer aldı çizgi roman dünyasında. Çizgi simasını ünlü oyuncu Audrey Hepburn'dan alan kadın kriminolog Julia Kendall'a ayrıca Whoopy Goldberg simalı ev yardımcısı eşlik etmektedir. Ve tabii aşık olduğu erkekler, sevimli kedisi, iş arkadaşları, suçlular, masumlar, kurbanlar ve niceleri. Ken Parker hayranlarını kaybetmek istemeyen Bonelli'nin bir dizi sipariş etmesi üzerine Berardi'nin bu diziyi yarattığı yazılı bazı kaynaklarda. Doğru mudur bilmiyorum ancak bildiğim tek şey Türkiye'de kaliteli çizgi roman takipçileriyle kadın okurların Julia'yı sevdiği gerçeğidir.

"Aile Sırları" hikayesi Julia'nın Çizgi Düşler etiketiyle basılan 11. cildinde ikinci öykü olarak yer alıyor. Ve, hayır, ben uzun uzadıya öyküyü özetleyerek didiklemeyeceğim. Tek yapmak istediğim giriş sayfalarından görsel ve sözel diyalogları aktarmak.

İlk karede kanatlarının ucu siyaha çalan bir martı görürüz özgürce uçan. İkinci karede ise ön planda bulunan sıcak iklimlere özgü bir ağacın ötesinden izleriz uçuşunu. Üçüncü kareyle birlikte panoramik bir görüntüyle karşılaşırız. İlk ip uçlarının açıklaması gelir. Karenin orta tepesinde HAVANA, 1967 yazmaktadır. Şehrin deniz kıyısındaki kıvrımlı koyu ve genel huzurlu manzarası mekanla ilgili bilinmesi gerekenleri aktarır.

İkinci sayfada çantasına sımsıkı tutunmuş genç bir kadın görürüz. İlk üç kare dalgın bakışlı kadının duygularına yoğunlaşmıştır. İlk karede ruh durumuna vurgu yapar gibi bir dalganın hızla kıyıya çarptığını ve içindeki çalkantıyı bize aktardığını görürüz. Binalar kocaman, kadınsa incecik ve çaresiz gibidir. İkinci kare dalgın bakışla aktarır ruh durumunu. Üçüncü karede iki elle sımsıkı yapışılmış örgü çantaya detaylı bakış atar. Dördüncü karede ise "Slam" sesini duyarız/görürüz. Bir kapı çarpılır. Beşinci karede bir kadın fırlar bir binadan. "Aman Tanrım! Ah! Aman Tanrım!" diye bağırmaktadır.

Üçüncü karede okurun sesi olan bir karakter merak edilen soruyu sorar: "Amanda nereye gidiyorsun? Amanda?"

Balkonda bulunan bir kadın ona eşlik ederek soruyu açar: "Amanda, Ramon ne oldu?"

Artık adının Amanda olduğunu bildiğimiz kadın kontrolsüz bir endişeyle haykırır: "Öldü, anlıyor musun! Öldürdüler!"

Üçüncü karede yanıta bir adım daha yaklaşırız. Bir adam "Asilerin Radyosu söyledi şimdi!". Aynı karede balkondaki kadın okurların sabrını daha fazla zorlanmasına razı gelemeyerek sorar "Kimden bahsediyorsun?"

Amanda'nın panik dolu yüzüne zum yapar çizer "CHE GUEVERA ÖLDÜRÜLMÜŞ!"

Kısa bir dinlenme ve ana öyküye geçiş karesi gelir. Okurlar olayı sindirmeye çalışırken yazar kıyıya sertçe vuran büyük bir dalgayı göstertir çizere. Bir sonraki karede ise çantası, sıkılı elleri ve donuk bakışlarıyla genç kadın. 

Bir sonraki sayfanın ilk karesinde kadın yukarı bakmaktadır. İkinci karede kadının amorsundan ikinci kattaki bir daireye baktığını görürüz.

Bu sırada sokak kalabalıklaşmıştır. Birisi "İsa gibi ona da ihanet ettiler!" demektedir. Che'nin Hz. İsa'yla mukayese edilmesi ona atfedilen kutsallığı açıklamaktadır. "Oraya gitmemeliydi, bunu hep söyledim!" demektedir bir başkası. hemen yanıt gelir ona "Ezilenlerin adına gitti, her şeyi ezilenler için yapıyordu!"

Bir sonraki karede kararlı yüzlerle tartışanlar görünür: "Yardım etmenin başka yolu yok muydu? Onun gibi biri, bir hükumet bakanı, tüm dünyanın dinlediği ve saygı duyduğu biri!" diye sorguluyordu biri. "Bizim de ona ihtiyacımız vardı ve hala var!" diye destek oluyordu ona bir diğeri. Takip eden karede ise "Bolivyalı köylülerin daha çok vardı!" diye yumuşatmaya çalışıyordu havayı. Bir başkası ise az sonra söylenecek lafa hazırlık yapıyor gibiydi "O zaman neden onun yanında olmadılar?"

Sonraki sayfada parmağını havaya dikerek sözlerine vurgu veren biri bir önceki sözü tamamlamaktadır "İhanet ettiler" demektedir. Ama bir başkası çok acı bir gerçeğe dikkat çekmeyi tercih eder: "Cahildiler, ne okumayı ne de yazmayı biliyorlardı... Ne bekliyordunuz ki?"

Devamında bu tartışma ve genç kadının ikinci kata çıkışı üç sayfaya dağılmış bir şekilde sürer. Genç bir kadın tüm tartışmaları durduracak şekilde lafa girer bu bölümün finalinde:

- Kendi aramızda kavgaya başlamayalım lütfen. Politikayı kenara bırakalım, bugün yoldaşlar öldü... O silah yolunu seçti. belki de bu en iyi yol değildi. Artık yeter! Belki de şiddetsiz kansız bir yeni bir yol bulmalıyız... Ama biz Che'yi tanıyorduk... Onun iyi biri olduğunu biliyorduk... Ve onu asla unutmayacağız... Göreceksiniz, elli yıl sonra bile tüm dünya Ernesto "Che" Guevera'yı hatırlayacak!

Sonra sessiz kucaklaşmalara şahit oluruz sokakta. Ardından gelen sayfayla da genç kadının hikayesine, günümüze atlayacak bir hikayenin başlangıcını okumaya başlamış oluruz.

...
Evet, Ernesto Che Guevara Bolivya'da bulunduğu sırada CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri'nin operasyonuyla yakalandı, ardından da yargısız infazla öldürüldü 9 Ekim 1967 yılında.

O tarihten itibaren Che adının yavaş yavaş insancıl ideolojisinden çok içi boşaltılmış moda ikonluğuna dönüşmeye başlamasına tanıklık ediyoruz. Pardon, ediyorduk. Bugünlerde gördük ki Che adı onu anlayamamış Bolivya köylüleri ayarındaki insanlar tarafından hala korkuyla anılmakta, ismi silinmeye çalışılmaktadır. Üstelik de kimlerin, hangi gizli örgütlerin elinde oyuncak olduğunu hala anlayamamış ağızlardan çıkıyor bu sözler...

Moda ikonu olarak içi boşaltılan Che'nin isminin elli yıl sonra bile unutulmamış olduğu gerçeği, hala korkulan bir isim olduğunun dile getirilmesi Berardi'nin karakterine söylettiği kehanet gibi sözlerinin gerçek çıkışını gösteriyor. Nice elli yıllara Che. Ve bu tarz acizliklerle güçlenmen dileğiyle.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

İktidarın Sanatçısı Olmak Veya Yok Edilmek!

Çizgi Düşler Yayıncılık Le Storie adında bir diziye başladığında ne yalan söyleyeyim hayli karamsar bir havaya girmiştim. Yayın evinin ilk günlerinde ağırlık verdiği İtalyan çizgi romanları tercihinin bende hayal kırıklığı yaratacağından emindim. Yanılmışım. Le Storie ilk cildinden itibaren beni kendine bağlamayı başardı. 

Le Storie kimi zaman tarihi olaylara, kimi zaman tarihi kişilere, kimi zaman da olağanüstü kurgusal olayları konu alan ilginç bir çizgi roman dizisi. İlk olarak Ekim 2012 yılında okurla buluşan dizinin ilk hikayesi Fransız Devrimi sırası ve sonrasında geçen hayli etkileyici bir konuyu içeriyordu. "Devrim kendi çocuklarını yiyordu" o hikayede. Adı da "Cellat"tı. İkinci öyküyse "Samuray'ın Kurtuluşu" idi ki bugün basılan 8. cildin ilk hikayesi bununla bağlantılıdır. Bu arada hemen belirteyim özellikle bu iki sayıyı bir arada duyurmamın sebebi Çizgi Düşler'in bu dizideki hikayeleri ikişerli basmasıdır. Bugün 8. cilt basılırken biz serinin 16. kitabına ulaşmış oluyoruz. Bununla birlikte bu muhteşem dizinin Temmuz 2016 tarihli "Sihirbaz" adlı kitabı 46. sayıdır ki biz bu rakamdan hayli gerideyiz. Ama olsun, adım adım da yaklaşıyoruz, acelemiz yok.

Gelelim başlığa konu olan hikayeye. Hikayenin adı "Friedrich Caddesi" (Friedrichstrasse). Hikayenin yazarı Alessandro Bilotta, çizen Matteo Mosca.

Hikaye eski Doğu Almanya'da geçiyor. Yıkılmasından 10 yıl önceki Berlin duvarının doğusunda. İnsanların komünist olma iddiası taşıyan hayli faşist bir yönetimden kaçmak için can attıkları bir ülkede. Kısa adı Stas olan gizli haber alma teşkilatı ve herkesi potansiyel devlet düşmanı görerek dinlediği, insanları yakaladığı, işkenceye tabi tuttuğu, öldürdüğü bir ülke.

Berlin duvarının ortasında yer alan Friedrich Caddesiyle aynı adı taşıyan bir ajanın başından geçer olaylar. Friedrich, zamanında sisteme ne kadar bağlı olduğunu göstermek için Orwell'in 1984 romanındaki çocuğa benzer bir işe kalkışmış, kendi ailesini ihbar etmiştir. Sonra da ajan olmuştur:

"Verdiğin şey ne kadar büyükse kazanacağın güven de o kadar büyük olur."

Ev basar, insan tutuklar, isim alır, sonra onların evini basar, arar, vurur, öldürür ve bunların hepsini de inandığı sistem uğruna yapar, vicdanı asla rahatsız olmaz... Ta ki...


Ta ki bir gün Hitlersi badem bıyığıyla ortalıkta dolaşan amiri onu yanına çağırıp ünlü bir şarkıcıyı dinlemeye almasını emredene kadar. Bu şarkıcı Marlene Becker'dir ve tesadüf bu ya Friedrich'in iş sonrası eve gittiğinde dinleyerek rahatladığı sanatçıdır da aynı zamanda.


Friedrich eve dinleme cihazları yerleştirerek başka bir daireye taşınır ve kulaklıklarını takarak heyecanla beklemeye başlar. 


Marlene Becker dış kapının zilinin çaldığını duyarak yanıt verir. Kapıyı açar. Depresif bir ruh halindedir. Gelen menejeridir. Yakında vereceği bir konseri hatırlatır menejer. 


Marlene - Eğer bunu parti için yapacaksam yapmamayı tercih ederim...

Menejer - Bunu duymazdan geleceğim. Eğer biri dediklerini işitse ikimizin de canına okurlar!...
Marlene - Bana Okutmayı istedikleri bir marşın sürgüne gönderilmiş bir şair tarafından yazıldığını biliyor muydun? Baskıya karşı bir metin.. ... Marlene Dietrich ile aybı adı taşıyorum ama o Hitler'i bile reddetti!... Taşıdığım isme bile layık değilim. Hem de hiç değilim.

Menejerin korktuğu gibi olmuş birisi, bir Stas ajanı, Friedrich bütün bu konuşmayı duymuştu. Ne olacaktı şimdi? Friedrich ne yapacaktı? Ne Yapmalıydı?


Friedrich susar. Ama konser günü Marlene sahneye çıkmadan kulisten sıvışıverir. Bu da bir anlamda idam fermanını imzalamaktır. Stas peşine düşse de onu ilk Friedrich bularak yardımcı olur. Sonra... Sonrasını anlatamıyorum. Sonuçta faşist Partinin şarkılarını seslendirmeyen sanatçının tüm konserleri iptal edilir. Ve daha bazı gelişmeler olur, sürpriz bir son olur... Okuma keyfinizi kaçırmamak için anlatamıyorum. Ama sadece şunu eklemek istiyorum: İyi ki Hitler tarzı badem bıyıklı adamların hüküm sürdüğü Parti teşkilatlarının sanatçıların konserlerini iptal etmedikleri, sürgüne gönderilmiş şairlerin şiirlerinin sahiplenilmediği demokratik bir ülkede yaşıyoruz. Okuyun, keyif alın.

Bu arada merak edenler olabilir, Marlene Becker karakterinin hikayede kendi başına söylediği marşı buradan dinleyebilirsiniz: